Yorum yapın

AFFETMEK-BIRAKMAK-AKMAK

“Bir devrin kapanmasıdır eski defterleri kapatmak, eski hesapları görmek. Bir insanı en çok yoran da işte o defterleri kapatamamaktır” dedi adam bilgece bir tavırla.

Çok şaşırmıştı genç. Gençliğinin kafasında esen yelleriyle anlamaya çalışıyordu adamı. Adamın gözleri derindi, yüzü aydınlık ve hatları belirgindi. Bildiği çok şey vardı ama konuşarak harcamak istemiyordu bildiklerini.

“Hayatın, kendiliğinden akıp gidecek ivmeye sahip olmadığı sürece anlamsızdır” dedi sonra. Sustu. Genç olan bekledi adamı biraz daha açıklasın diye ama nafile. Adam susmuştu. Elinde sigarası, gözleri uzaklardaydı. Ama bir o kadar da yakındı gözleri. Son bir nefes çekti adam ve gence bakarak konuşmasına devam etti::

“Hayat pişmanlıklarla, acılarla, keşkelerle doluysa eğer, nafile yaşıyorsun. Eğer bugün buradaysan ve şu karşıdaki ağaca yuva yapmış kuşları göremeyecek kadar körsen; bugün burada bu bankta oturuyor ve önünden geçen cıvıl cıvıl çocukları ve onların gözlerindeki yaşama sevincini fark etmiyorsan boşsun. Zihnin nerede bulmalısın. Bugün burada oturmuş, doğanın bahşettiği bunca güzelliği bırakıp, bilmem kaç yıl önce başına gelmiş olayları düşünüp duruyorsan, nehrin akması için gerekli ivmeyi yaratamıyorsun demektir. Hayat bir nehirdir ve o nehrin akabilmesi için gereken ivmeyi başlatabilmelisin. Çoğu insan bunun farkında bile değildir. Çoğu insan bir nehirle benzeştiğini bile bilmez. Yeni yerlerden akıp gitmektense, eski yerlerde kalıp yosun tutmayı seçerler. İşte bu yüzden boşa harcanan bir sürü hayat vardır. Bir sürü yosun tutmuş, çamurlaşmış, bataklık olmaktan kurtulamamış nehirle doludur dünya.

Kendi ivmeni yarat ki, akabilesin. Aktıkça yeni yerler, yeni hayatlar keşfedebilesin. Aktıkça güçlenip, aktıkça engelleri aşmanın her yolunu keşfedilebilesin. Akan insan temizdir. Akan insan saftır. Akan insan enerjiktir. Akan insan güçlüdür, sabırlıdır, esnektir.

Engelleri aşmak için beklemeyi ve yeterli suyu biriktirmeyi bilmektir akmak. Ya da bazen o engelle uğraşmayı bırakıp, yeni bir yol keşfedebilecek kadar bırakmayı ve vaz geçmeyi becerebilmektir.

Çoğumuz bırakamadığımız, vaz geçemediğimiz için olduğumuz yerde senelerce bekler; yosun tutana kadar ve hatta bataklık olana kadar kalırız orda. Kalmak, tutunmak, bırakmamak direnmektir.

Bu yüzden direnme hayata. Bir nehir gibi ak akabildiğin kadar. Engeller karşısında korkma. Onlardan öğrenecek çok şeyin var. Onlar senin kim oluğunu sana anlatacak olan en yakın dostlarındır aslında. Engeller karşısındaki “kendi”ne bir ayna tutarsan eğer göreceksin gerçeğini. Hayatının nerede durduğunu, nerede tıkandığını keşfedeceksin.

Bir nehir akar ve geçmişte bıraktığı yerlere asla geri dönmez. Eğer kafan geçmişteyse bil ki bir nehir değilsin. Affetmek bırakmaktır. Bil ki affetmediğin her insan, her olay seni geçmişte tutan bir bağdır. Affetmek pek çoğunun düşündüğü gibi zayıflık ya da kendine yapılanları kabul etmek değildir. Çoğu insan affedip de yoluna devam edecek adımı atamayacak kadar korkaktır aslında. Evet, doğru duydun. Eğer affedemiyorsan, affetmek istemiyorsan, hala düşünüp düşünüp kin tutuyor ve olduğun yerde kalmayı seçiyorsan, bil ki sen bir korkaksın” dedi adam.

Genç ağlamaya başlamıştı bunları dinlerken. Çünkü şimdi anlamıştı kendisine ne yaptığını. Her sabah geçmişindeki o olayla uyanıp, her gece o olayı düşünerek yatıyordu. Ve her nasılsa kendisinin yaşadıklarına rağmen, yoluna devam edebilen birisi olduğuna inanıyordu. Ama değildi. Hatta hiçbir şeyi bırakamamış ve neredeyse bir bataklığa dönüşmüştü. Korktu. Hiç böyle bir korku hissetmemişti bugüne kadar. Hayatının sonuna kadar bir bataklık olarak kalmaktan korktu.

“Korkma!” dedi adam. “Gerçekten ister ve gerçekten affedebilirsen tekrar bir nehir olabilirsin. Öfkeni değil, öfkenin arkasına gizlenmiş korkularını bul önce. Sonra da içinde, derinlerde unuttuğun şefkatini ara. Şefkati bulduğunda kalbinin yumuşadığını ve yeniden sevmeye başladığını göreceksin. Bırak içindeki şefkat ve sevgi tüm korkularını sarsın ve onları kabul etsin. İşte bunu yapabildiğinde ivmelenmeye başladığını hissedeceksin”…

SA

Yorum yapın

BEN BÖYLEYİM

Oturdum terasıma, aldım önüme 1000 parçalık yeni puzzle’ımı, Candan Erçetin eşliğinde hayatın keyfini çıkardığım bir anda içimden gelenler bunlar. Son günlerde yaşamımı şöyle bir gözden geçirdim biraz. Farkettim ki sürekli bir çabanın ve koşuşturmanın içindeymişim yıllardır. Taa 5 yaşında başlamışım çabalamaya. Tutturmuşum ben okula başlayacağım diye. Annem baş edememiş ısrarlarıma, götürmüş bırakmış beni bir okula. Bırakmış derken, önlüksüz, kayıtsız, misafir öğrenci olmuşum bir sene boyunca. Herkesten iki ay geç başlamanın eksikliğini kapatmaya çabaladığımı hatırlıyorum hala. Sürekli ödev yapar, yazı çalışırdım. İlk okumaya da ben geçmiştim. Hiç gitmedi bu duygu benden. Hep çevremdekilere yetişme, onlardan öne geçme isteğiyle çabaladım, çabaladım.

Hep elimde olanın daha fazlasını istedim. Elimdekilerle yetinmek nedir bilmedim. Farklı ve bir adım önde olma isteği enerjimi tüketmeme sebep oldu. Bundaki en kötü şey, hep önde olmaya odaklandığım için, yaptıklarımdan keyif almayı unuttum. Canım dostum Aylin Döne ile en çok konuştuğumuz konulardan biriydi bu. İkimizde yaptığımız işleri çok ciddiye aldığımızdan yakınıp duruyorduk yakın zamanlara kadar.

Bana en yakın olan kişi, sevgilim de bu konuda beni arada eleştirir. Her şeyi bu kadar ciddiye almaya gerek var mı? Bu kadar çabalamanın anlamı var mı?

Çabalamak iyi belki ama ya eğlenmek? Ya keyif almak? Hiçbir şey yapmadan kalabilmenin tadına varabilmek?

Yıllardır boş duramamanın rahatsızlığı ile kavruldum durdum. Sabah işe git, akşam eve gel, eve geldikten sonra yoga yap, ya da yoga dersi ver, ya da ders çalış, ya da kitap oku, ya da film izle (ama öyle boş film olmamalı, illa ki bir şey öğretmeli)… Bunları yapamadığım zamanlarda ise suçluluktan öl!

Hayatıma baktım son zamanlarda. –Meli, -malılarla doldurmuşum hiç farketmeden. Yoga eğitmeni olduğum için her gün yoga yapmalıyım. Yoga felsefesi okumalıyım. Anatomiyi iyice öğrenmeliyim. Kafa duruşunda mükemmel durmalıyım. Duvardan destek almadan amuda kalkabilmeliyim. Hem geriye eğilmelerde berbatım, çok çalışmalıyım. Kalçalarımı daha çok esnetmeliyim. Daha çok kitap okumalıyım. Daha çok yazı yazmalıyım. İyi olmalıyım, mutlu olmalıyım, sakin olmalıyım. Çabasız duramadım yıllardır.

Farkettim ki egom çabalayacak bir şeyleri mutlaka buluyor. Ya kötü giden bir ilişkide, ya kötü giden bir işte ya kötü giden günlük bir haberde…

5 yaşında başlayan kendimi ispatlama derdim, lise birinci sınıfta beş zayıf getirmemle şiddetlenmişti. Kendimden çok utanmış, tüm sömestr tatilinde akşamın sekizinde yatağa kapanıp ağlamıştım. O zayıfları kurtaramayacağım korkusuyla, dehşet bir dönem geçirmiştim. Kurtarmıştım zayıflarımı ama tükenmiştim de bir taraftan. Sanırım zihnimdeki, beni bu denli çabalamaya yönelten şifreyi buldum: “Başarmak için çok çalışmak gerekir, başarmak için her şeyin tam olması gerekir”.

Bu kodlamanın üstüne bir de güvensizliğimi artıran olaylar yaşayınca, tüm odağım kendimdeki eksikler olmuş. Ne büyük haksızlık yapmışım kendime yıllardır.

İnsan’ın kendine yaptığı en büyük haksızlık, kendinde sürekli eksik aramasıdır kanımca.

Şu an evimin terasında oturuyorum. Masada yeni açtığım 1000 parçalık puzzle’ım, fonda “ben böyleyim” şarkısı, arkada bana arada sırada laf atan sevgilim…

Ne yapmam gerekenler var, ne öğrenmem gerekenler, ne okumam gerekenler…

Her sabah işe giderken ve işten gelirken bahçedeki çiçeklerimizi, yeşeren ağaçlarımızı izliyorum. Onlardaki en ufak bir değişikliği fark etmek öyle keyifli ki…

Ne trafikte kalmaya, ne bir şeyleri unuttuğuma, ne de ters giden şeylere sinirleniyorum. Kimsenin dedikodusunu yapmıyorum. Kimseyi yargılamıyorum. Kendimden hiçbir şey beklemiyorum. Sadece yaşıyorum. Burada, şu anda yolumda olan her şeye şükrediyorum. Yolumdan ayrılanlara bana eşlik ettikleri için teşekkür ediyorum.

Artık sadece yaşıyor ve keyif alıyorum. Kötü de olsa yaşananlar direnmiyorum. Biliyorum ki ne kadar çabalarsam, ne kadar dirensem nafile… Her şey ama her şey geçiyor. İyilik de kötülük de, güzellik de çirkinlik de…

Tek hissettiğim huzur, keyif ve mutuluk… hani şu İngilizcede “contentment” denen ama Türkçe karşılığını bulamadığım bir durum içindeyim. Türkçesi “tatminkarlık” olan bu hal, varoluşsal bir mutluluk hali… Karnımın içinde kocaman gülümseyen bir suratın varlığını hiç bu kadar çok hissetmemiştim…

Her şey için minnettarım. Böyle olduğum için şükran duyuyorum…

SA

 

 

1 Yorum

ANNE OLMAK

Cumartesi günü, anneme anneler günü hediyesi almak için alışveriş merkezine gittim. Bir ara yemek molası verdim ve başladım etrafı izlemeye. Herkes bir koşturmaca içinde… Herkes annesine hediye alıyor.

O an içimde garip bir his oldu. Etrafımda akranım sayılan, hatta benden daha da küçük olan bir sürü kadın yanında bebekleriyle ya da çocuklarıyla doldurmuştu etrafımı. Sonra arkadaşlarımı düşündüm. Sanırım çocuğu olmayan arkadaşım yok. Sonra kendimi düşündüm. Neden benim çocuğum yok?

İnsanın kendisine sorduğu sorular bazen çok ağır gelebiliyor. 20’li yaşlarımı düşündüğümde, aile kurmak, evlenmek gibi konular çok sıkıcı geliyordu. 30’lu yaşlara geldiğimde ise bir evlenme kaygısı sarmıştı bünyemi. Sizleri bilmem ama ne kadar kendimi geliştirdiğimi, olgunlaştığımı ya da böyle şeyleri dert etmediğimi söylesem de, artık evlenmek istediğim yaşlardı otuzların başı. Aslında bir yuva kurma isteğiydi benimkisi. Yuva kurmak için de evlenmek gerekiyordu sanki. Hadi bir deneyeyim derken, elime yüzüme bulaştırıp çıktım işin içinden. Neyse, sorun değil. Anladım ki, sonuca odaklanarak süreçteki çıkmazları görmezden gelmemek gerekiyormuş.

Fakat şu çocuk meselesi evlilik meselesinden daha da çetrefilli… 50 yaşına gelince evlenebilirsin ama çocuk yapamazsın. Bunun bir zamanı var ve her geçen an aleyhimize işliyor bu konuda.

O an, alışveriş merkezindeyken gözlerim doldu birden. Bunca yıldır çabalarım, uğraşlarım, hatalarım, mutsuzluklarım, acılarım, sevinçlerim, düşündüklerim, düşünemediklerim, öğrendiklerim, her şey ama her şey bomboş geldi bir an…

Yıllarca içimde hissettiğim, tamamlanamayan bir halka, bir döngü var. O halkanın iki ucu ne yapsam birbirine ulaşmıyor. Çevremdeki pek çok kişi yaptıklarıma hayranlık duyuyor. Yogaydı, danstı, gezmeydi, özgürlüktü, vs. Pek çok kişi “Ne güzel rahatsın, gez toz. Çocuğun olsa bunların hiçbirini yapamazsın” dedi bana. Ben de hep bunlara sığındım. Çocuk olursa kısıtlanacağım, özgür olamayacağım, istediklerimi yapamayacağım. Belki de kısmen doğru. Ama daha derinden bakınca hepsi bahaneden öte değilmiş gibi görünüyor.

Evet. Ben Sibel. Hikmet’ten doğma, Mehmet’ten olma. Ailesinin tek kız evladı. Bugüne kadar ne istese elde etmiş. Çalışkan, zeki, güzel insan Sibel… Çocuk yapmak isteyen ama bir o kadar da korkan ben… (Biraz Muhteşem Yüzyıl mı koktu ne?)

Neden böyle bir hayat seçtiğimi bilmiyorum. Neden daha genç yaşlarda evlenip, çoluk çocuğa karışmadım diye sormadan edemiyorum. Anlamsız belki de bunları sormak. Çünkü her insan gibi ben de tercihlerimi yaşıyorum.

Her şey için çok çabaladığım bir dönemin sonunda, kendimi hayatın akışına daha da bırakabildiğimi hissettiğim şu günlerde, o en derinlerden gelen sese kulak vermeden edemiyorum.

Bir halka var tamamlanamayan. Ne yaparsam yapayım uçlarını birleştiremediğim; kavuşmayan bir halka. Derinde, çok derinde görüyorum halkanın eksik parçasını. Halkanın “annelikle” ilgili parçasını ne zaman, nerede düşürdüğümü bilmiyorum. Ama artık görüyorum onu. Derinlere indikçe daha da yaklaşıyorum ona.

O parçayı almak ya da almamak. İşte tek meselem bu…

Korkularım mı? Ne zaman o parçayı aldığımı düşünsem hepsi kabarıyor. Ya elime yüzüme bulaştırırsam, ya ona bakamazsam, ya yapamazsam diye paniğe kapılıyorum.

Bu yüzden tüm bu korkuları aşarak, ya da böyle korkuları hiç hissetmeden anne olmuş herkesi kutluyorum. Ne mutlu sizlere…

SA

Yorum yapın

ALIŞMAK-ÖLMEK

Her yeni başlangıç heyecanlıdır. İnsan yeni bir şeyle karşılaştığında, hele bir de isteyerek yaşadığı bir şeyse bu, heyecanlanır; mutlu olur; gözleri parlar.

Bu yüzden bebekler dünyaya daha canlı bakıyordur belki de. Yaşama yeni gelmenin heyecanıyla; müthiş bir araştırmacı heyecanla bakarlar dünyaya bebekler. Bu yüzden donuk bakan bebekler ya da çocuklar garip gelir bize. Bir sorun olduğunu düşündürür. Yaş aldıkça insanoğlu donuklaşmaya başlar. Gözlerindeki ışıltı sönmeye başlar. Bu yüzden gözleri ışıl ışıl bakan birisi bize değişik gelir. Hala çocuk kalabilmiş pırıltılı insanlar, yaş alsa da hayata ve yaşamaya alışmamış insanlardır. Alışmak ruhu öldürür, gözlerdeki ışığı söndürür.

Her gün yeniden doğmak gerekir. Hayatımız rutin de olsa, her gün yeni bir gündür aslında. Yaşamda keşfedilecek çok şey vardır. Bir çocuğun araştırmacı gözleriyle bakmak, heyecanımızı hep korumak gerekir.

Aşıklar vardır. Yıllarca birlikte olmalarına rağmen, hala ilk günkü heyecanla bakarlar birbirlerine. Bir insana alışmak, bir aşkın ölmeye başladığı andır kanımca. Bir insanın hayatımızdaki varlığını kanıksamak, ilişkilere verilen en büyük zarardır. İnsan yanındakine alıştığında eski özenini kaybeder. İlk başlarda ona heyecan veren, sevdiğinin saçındaki ufacık bir kıvrım, artık görmediği bir detay olur. Heyecan detaylarda yatar oysa ki. Sevgiliyi sevgili yapan detaylar görünmez olur alıştıkça. Sıradanlaşır. Sanki hayat hep öyleymiş gibi bir hisse kapılır insanoğlu. İnsanoğlu alıştıkça yanılır…

Alışmak değersizleştirir. Alıştığımız şey değerini yitirmeye başlar. İş, eş, para, çocuk, dost, arkadaş, araba, ev… Ne ise o, alıştığımızda artık yoktur aslında. Hayatımızdadır ama yoktur. Bir zamanlar yana döne aradığımız, deli gibi istediğimiz şey sürekli hayatınızda olduğu için anlamını yitirir. Oysa ki anlamsızlaşan kendi hayatımızdır. Sürekli dışardan bir nesneye tutunma ihtiyacı duyan zavallı egolarımız, bize elimizdekinin değerini unutturur.

Şükretmek bu yüzden iyidir. Bizi ruhumuza döndürüp, sahip olduğumuz şeyleri her gün yeniden hissedebilmemizi sağlar.

Sahip olduklarımıza gerçekten şükredebildiğimiz gün, gözlerimizin çocuk gözleri gibi yeniden ışıldamaya başladığı gün olacaktır bence. Şükran duymak kalple yapılan bir eylemdir. Aslında bir eylem bile değildir. Şükran duymak var olduğumuz noktada, kendimizle mutlu olmaya başlamaktır. Hiçbir şeyle doymayan, kendisine sürekli yeni hedefler koyup bizleri aç bir kurta çeviren egomuzu dizginlemenin en güzel yoludur.

Ego alışır ve asla yetinmez. Yeni şeyler arar hep. Midemizin aç olması gibidir. “Ne yesem?” diye dolanıp durmak gibidir bu. Bu bizi öldürür. Çünkü mideyi doyurmaya odaklı yaşayıp, tüm diğer güzellikleri kaçırırız. Boş bir midenin tek istediği doyurulmaktır ve ne ile doyurulduğu onun için önemli değildir.

Şükran duymak bizi daha tatminkar ve huzurlu yapar. Midenin tok olması gibidir. Dışarıdan bizi doyuracak bir şeye ihtiyaç duymadığımız, var olanla mutlu olduğumuz ve dikkatimizi güzelliklere çevirebildiğimiz bir durumdur. Bu nedenle her yeni gün, yeni bir gün olur şükran duyduğumuzda. Odağımız açlığımız değildir artık. Akıp giden hayatı hissetmeye başlarız.

Alışmak bir tuzaktır. Hayatınızdaki hiçbir şeye ya da kimseye alışmayın. Onlar ilk defa sizin hayatınızdaymış gibi hissetmeye çalışın. Yarın sizinle olmama ihtimalini hep göz önünde bulundurarak, özen gösterin.

Alışmayın! Ne eşyalarınıza, ne işinize, ne ailenize, ne de sevgilinize… Onlarla yaşadığınız her gün aslında yeni bir gün. Her yeni gün, her şey değişiyor. Belki de bugün dudağınızın kenarında yeni bir çizgiyle uyandınız. Bunu kaçırmak, hayatı kaçırmak aslında…

İki seçeneğiniz var: ya yeniliklere uyanacaksınız, ya da alışkanlıklara. Ve bilin ki yaptığınız seçim sizsiniz…

SA

5 Yorum

DEDEMDEN MEKTUP VAR!

Merhaba dostlar. Rahmetli dedem çok iyi bir adamdı. 1993 yılının Ekim ayında sonsuz yolculuğuna çıkmak üzere aramızdan ayrıldı.

Köklerime çok da bağlı olmadım ama dedemi hep iyi hatırlarım. Benimle oynadığı zamanları düşünürüm bazen. Her halinden hassas bir adam olduğu belli olurdu.

Bugün ev yerleştirirken, bir kutunun içinde dedemden kalma mektubu buldum. Daha önce de okumuştum. Ancak bu dünyadan göç etmiş bir kişiden kalan bir kağıt parçası garip hisler yaşatıyor insana. O kağıt parçası benim köklerime ait. Üstündeki el yazısı, o yazıyı yazan kalem… Hepsinde köklerimden bir iz vardı.

Yazıyı tekrar okudum. Ve dedemden kalan bu tek sayfalık eseri sizlerle paylaşmak istedim. Bundan 30 yıl önce yazılmış bu yazı size tanıdık gelecek mi acaba? Şimdiden yazı içinde geçen küfürler için özür diliyorum :)

BEN DEĞİL

Kahpeliğin politikacıların koynunda yattığı bir ülkede insanların saf olduğunu düşünerek kendimi aptal yerine koyuyorum. Bizim insanlarımız saf değil, yatırımcı. Ahlaksız yatırımcı! Hala y….k politikacıların ardında el pençe divan durmasının arkasında kim bilir kaç milyar yatıyor? Dünler bugünün yarınıydı. Bugün eldeki son temiz insanların direnişi bile yetmiyor. Türkiye’de ş……z insan patlaması yaşanıyor. Ve ne acıdır ki halk böylelerini destekliyor. Hala les gibi kokan, hala burnunu ağaca silen insanların var olduğu bir ülkede, politikacılarımız da onlara layık oluyor elbet. Bana karamsar diyorlar. Bu ülkenin geleceğini aydınlatacak ufacık bir umut ışığı gösterin bana. Hanginizin gözünde ışık var? Aydınlatın beni! 

Siyah beyaz türk filmlerinde bıraktığım iyi insanları, gelecek yıllarda asla göremeyeceğimi biliyorum. Devleti söğüşlemeyi zengin olma aracı olarak görenlerin alkışlandığı bir düzende kimse namusun ve şerefin geçer akçe olduğunu düşünmüyor. Niye düşünsün ki? Sözde Allah korkusunu politik çıkar amacı olarak kullananların bile nasıl kahpe tuzaklar kurduğunu görmedik mi? Hem insanına, hem ülkesine…

Türkiye’de aç insanlar var. Aynı ülkede otomobil patlaması yaşanıyor. İstemediğimiz kadar lüks otomobil kapışılıyor. Uludağ’da boş yer yok. Lüks oteller bayramda para basıyor. Onca parayı kim, nasıl kazanıyor? Bilen yok. 

Türkiye eroin cenneti olmuş. Kara paralı çirkin adamların egemenliği her yanımızda hissediliyor. Silahlar ensemizde. Güvenecek kimsemiz kalmamış. Bir gece sırtınızdan vurulsanız ne arayan ne de soran olur. Aç insanlar “yaşadığımız için şükrediyoruz” demekle yetiniyor. Ağzını açsa açlık kokusu yayılacak. ya da yaka paça götürülecek. Aç insanı dayak doyurur mu? Çaresiz, kaderine razı oluyor. 

Bana karamsar diyorlar. Beni aydınlatın göreyim sizi. Parası olmayan bu ülkede hiçtir. Parasız insanlar için tüm geçitler kapatılmıştır. Tüm köşe başları tutulmuştur. Nefes almak bana yetmiyor. Ben bunca ş……zin birlik olduğu ülkede yaşamaktan utanıyorum. Oysa güzelim şu ülkede, asıl utanması gereken o ş……zlerdir. Ben değil!

“İnsan ruhunda açılan yaradan da ölür”

Benim güzel dedem, mide kanseri oldu ve rahatsızlandıktan sonra 6 ay daha yaşadı. Belki yaşadığı, gördüğü hiçbir şeyi sindiremedi. Belki de zaman zaman kaşlarını çatarak, dalıp gitmesi bundandı…

SA

Yorum yapın

ANLIK MI ÖMÜRLÜK MÜ?

Bugün şunu düşündüm: Çoğu zaman anlık zevklere boyun eğip uzun vadede acı ve hastalık dolu bir yaşama sahip oluyoruz. Ancak anlık zorlanmalara dayanarak, uzun vadede mutlu ve daha sağlıklı bir yaşama sahip olmayı hiç düşünmüyoruz.

Bunu düşünmeme sebep olan şey öğrencilerime yaptırdığım yoga derslerim ve bugün yediğim İskender kebap oldu.

Derslerimde çoğu zaman öğrencinin sınırlarını zorluyorum. Kendi pratiğimi yaparken de zorlamayı seviyorum. Yapamadığım hareketlere, sevmediğim pozlara daha çok vakit ayırıyorum. İnsanın yapamadığı bir şeyi yapmaya çalışması onu zorlayan bir şey. Bununla birlikte bizleri ilerleten ve geliştiren de bu çabanın ta kendisi.

Yogaya yeni başladığım zamanlarda, üşenip kendimi zorlamaktan vaz geçtiğim zamanlar çok olmuştur. Ancak bunu yaptığımda hiç ilerlemediğimi gördüm. Anlık olarak istediğim şey hiçbir şey yapmadan durmak, tembellik yaparak vakit geçirmekti. Bu daha kolay olduğu için daha keyifli geliyordu. Yani anlık keyif duygusu için, gelecek günlerimde ulaşma potansiyelim olan noktayı sürekli erteliyordum.

Bu sigara içmek gibi, aşırı yemek yemek gibi aslında… Sigara içmek ya da yemeğe düşkünlük anlık keyiften öte bir şey değil. Anlık bir keyif için gelecek günlerimizin kalitesini belirliyoruz. Hemen bugün, şu anda değiştirebileceğimiz bir durum aslında bu. Biz bunu yapmadıkça, her geçen gün daha da kayboluyoruz anlık zevklerden oluşmuş yaşantımızda.

Bunun yanında, anlık zorlanmalardan hiç hoşlanmıyoruz. Şimdi günde 30 dakika yürüyerek, koşarak, yoga yaparak, spora giderek yaşayacağımız fiziksel ve duygusal zorlanmalarla baş edemiyor ve hemen koşuyoruz anlık zevklerle dolu hayatımıza.  Sigara içmeyi ertelediğimizde yaşadığımız zorlanma duygusu, pes edip sigaraya geri dönmemize neden oluyor.

Hepimiz iyi bir işte çalışmak, iyi maaş kazanmak istiyoruz. Neden? Emekli olduğumuzda elimizde biraz para olsun, ele ayağa düşmeyelim diye… Kimse emekli olduğunda nasıl görünmek istediğine, fiziksel ve duygusal olarak ne durumda olmak istediğine aldırmıyor.

Sanıyorum ki anlık zevklerimizin peşinden koştuğumuz sürece, geleceğimize kötü bir yatırım yapıyoruz. Söylemek istediğim geleceğe düşünerek yaşamak değil. Ancak yaşadığımız her an geleceğimizi belirleyen bir zaman dilimi. Bu nedenle şimdi ve burada yaptığımız her şey geleceğimizin resmini çiziyor.

Ben yoga derslerimde hem kendimi hem de öğrencilerimi zorluyorum. Onların anlık zorlanmalara göğüs gererek, ne hissederlerse hissetsinler nefes alıp vermeye devam etmelerini görmek ve her geçen gün biraz daha ilerlemelerine şahit olmak beni çok mutlu ediyor. Hepsinin kendi gelecekleri için daha sağlıklı ve duyarlı bir yaşam resmi çizdiklerine inanıyorum.

Aynı ben arasıra kaçamaklar yapıyorum elbet. Yoga pratiğimi yapmadan, sadece yatarak geçirdiğim anlar da oluyor :) Bazen protein, karbonhidrat ve şekerin yoğun olduğu bir öğünü hiç düşünmeden indiriyorum mideme. Ancak bu çok nadir yaptığım bir şey. Bunu her gün yapsam, gelecek resmimin ne kadar da farklılaşacağını görebiliyorum.

Haydi, şimdi hepiniz anlık zevklerinizi bir gözden geçirin. Bunları ne kadar sıklıkta yapıyorsunuz? Bunlar size ve geleceğinize nasıl bir yatırım yapmanızı sağlıyor. Anlık zorlanmalara karşı tavrınız ne? Anlık zevklere mi anlık zorlanmalara mı daha meyillisiniz.

Anlık zevkler, kısa vadede zevk, uzun vadede baskı (stres) ve sağlıksızlık yaratırlar.

Anlık zorlanmalar, kısa vadede baskı (stres), uzun vadede mutluluk ve sağlık verirler. Bu disiplinin bir başka yönüdür.

Anlık zevkler bağımlılık yaratırken, anlık zorlanmalar özgürleşme ve güçlü bir öz yönetim duygusu yaratırlar.

Bağımlı kişi kendi gücüne ve kendi sınırsız potansiyeline sürekli ket vurur. Özgürlük, kişiye sonsuzluk hissi verir. Bu his, içimizde yatan güçlü bir ruhun uyanmasıdır…

Bu bir nilüfer çiçeğinin bataklıkta büyümesi gibidir…

Sevgiyle…

SA

 

1 Yorum

SİHİRLİ SU

Bir sürahi su, çocukluğumdaki sofraların vazgeçilmezlerinden biriydi. Yemeği ister kendi evimizde yiyelim, istersek misafirliğe gidelim, mutlaka su olurdu sofralarda. Lokmalarımıza eşlik ederdi bir bardak su…

Sokakta koştura koştura susuz kalana kadar oynar; sonra da en yakın arkadaşımızın evine girip kana kana su içerdik.

En azından benim çocukluğum böyleydi. Hangi ara koptuğumu hatırlamıyorum su içmekten. Şişe meyve suları ve kolalar gündeme gelmişti bir ara. Daha da sonra hem meyve sularının hem de gazlı içeceklerin çeşidi arttı. Paketleri değişti. Sofralarımıza gelip başköşeye oturdu hepsi.

Bir zamanlar, sanırım üniversite yıllarında az su içtiğimi hatırlıyorum. Hatta sabahları aç karnına hiç içmezdim, içemezdim. Bir ara kabız olduğumda, arkadaşlarımdan birisi “sabah kalkar kalkmaz ılık su iç, işe yarar” demişti de ben de ona gülerek “ıyyhhhh sabah sabah su mu içilir yahu!” gibisinden bir cevap vermiştim.

Sonra profesyonel dans hayatıma başladım. Sürekli hareket halinde olduğumuzdan su içmeye başlamıştım doğal olarak. Ancak bir gün doktorumuz içtiğim suyun hiç de yeterli olmadığını söylemişti. Meğerse içmemiz gereken su miktarını ölçmenin çok basit bir yolu varmış: idrarın rengi. Yani eğer idrarımız sarı renkte ise yeterli su içmiyoruz anlamına geliyormuş. İdrar rengi çok açık sarı ya da renksiz olana kadar su içmeliymişiz.

Su içmek neden bu kadar önemli? Öncelikle bir içgüdüdür su içmek. Eğer yeteri kadar su tüketmezsek ölürüz. Ancak suyu önemli yapan tek şey bu değil bence.

Su içmenin de nefes alıp vermek gibi bir döngüsü var. Su içeriz, içtiğimiz su bedenimizi temizler, arındırır ve sonra boşaltım sisteminden dışarıya atılır. Ne kadar su içersek o kadar çok boşaltırız. Boşaltım arttıkça su ihtiyacımız da artar. Daha doğrusu bedenin boşaltım döngüsü daha aktif ve canlı olmaya başlar. Bu nedenle su tüketimini artırdığımızda, tuvalet ihtiyacımız da artacaktır. Pek çoğumuz sırf tuvalete gitmeye üşendiğimiz için suyu az tüketiriz. Ancak bu üşengeçliği yenerek, olaya daha farklı açıdan bakmamız gerekiyor.

Su yaşam kaynağıdır. Bilim adamlarının herhangi bir evrende ya da gezegende hayat belirtisi olarak aradığı şey sudur. Marsta su olsaydı, hayat da olacaktı. Su olan yerde yaşam vardır. Dünyanın %70’i sudan oluşur. Aynı bedenimiz gibi…

Eğitmenlik hayatımda sürekli anlattığım bir örnek vardır: Japon bilim adamı Emoto’nun su kristalleriyle ilgili yaptığı deney.

Deney kısaca şöyle: Emoto önce fabrika atıklarının olduğu bir su birikintisinden aldığı su kristalleriyle, temiz bir su kaynağından aldığı kristalleri karşılaştırır. İlki çok boğuk bir renkte ve asimetrik bir kristal iken, ikincisinin berrak, aydınlık ve mükemmel bir simetride olduğunu gözler.  Sonrasında deneyi bir adım daha ileri götürür Emoto. Temiz su kaynağından 2 ayrı şişeye su doldurur. Bu şişelerin birisine sürekli “seni seviyorum, iyi ki varsın, sen mükemmelsin” gibi sevgi ifadeleri; diğerine de “senden nefret ediyorum, çok çirkinsin” gibi nefret ve korku ifadeleri söyler. Bir ay boyunca da bunları söylemeye devam eder. Bir ayın sonunda sevgi ifadeleri duyan su kristallerinin daha da parlaklaştığını ve aydınlandığını; kötü sözler duyan su kristallerinin ise şeklinin bozulduğunu, karardığını ve koyulaştığını görür. Emoto’nun buradan çıkardığı sonuç şudur: insanların da %70’i su. O zaman bizlerin de kendimizle nasıl konuştuğumuz çok önemli.

Evet kendimizle nasıl konuştuğumuz oldukça önemli. Madem sudan oluşuyoruz, kristallerimizin parlaması ve aydınlanması için ne yapmamız gerektiği de ortada.

Ancak sadece konuşmak yeterli olur mu? Biraz da eylem katmak gerekir işin içine. Mesela işyerinde sürekli çay, kahve tüketmek yerine,  masalarımıza bir sürahi ya da şişe dolusu su koyup, her gün en az 1,5 lt su içmeye başlayabiliriz. Sofralarımıza kola, gazoz gibi gazlı içecekler koymak yerine bir şişe su koyabiliriz. Susadığımızı hissettiğimizde, kola ya da bira içmek yerine, önce bir bardak su içmeyi deneyebiliriz. Su içtikten sonra hala canınız kola isterse o zaman için.

Su içmeye başladığınızda göreceksiniz ki, diğer içeceklere olan ihtiyacınız azalacak.

Su bereket demektir. Su içmeye başladığınız zaman kendinizi daha canlı ve üretken hissedeceksiniz. İçgüdüsel olan döngünüzün paslanmış çarklarının tekrar canlandığını ve harekete geçtiğini hissedeceksiniz.

Dünyada suyun olmadığı alanlar çöle döner. Suyun bol olduğu alanlar en bereketli topraklardır. Hareket eden su, temiz ve arınmıştır. Durgun su temizlenemez, bataklığa döner. Ya çok su tüketip en verimli toprakların sahibi olacaksınız, ya da kuruyup çöle döneceksiniz. Ya bedenimizdeki su içme-boşaltım döngüsünü çalıştırıp arınacak ve parlayacaksınız, ya da yenilenmeden çürüyecek ve bir bataklığa döneceksiniz. Karar sizin…

Tüm bunlardan sonra “ben su içmeyi sevmiyorum ama” gibi bir cümle edenlere: Su içmek sevilen ya da sevilmeyen bir şey değildir. Ya içip canlanırsınız, ya da içmeyip kurursunuz… Tercih sizin…

SA

1 Yorum

GÜZEL

Bir vahşi yaşam belgeselinde gördüğünüz leoparla Pavarotti arasındaki benzerlik nedir? Hiç düşündünüz mü?

Ben düşündüm. İkisini de güzel yapan doğanın onlara bahşettiği potansiyeli kullanabilme becerileridir. Aslında buna beceri demek yersiz kanımca. Bu doğuştan gelen, evrensel bilgiden gelen bir var olma hali… İkisi de varoluş amaçlarını keşfetmiş, bu potansiyeli en üst seviyede ortaya çıkarmış…

Güzel olan kendisini izleten, dinleten, sizi tüm zihinsel süreçlerinizden alıp başka dünyalara ve oluşlara götürendir. Bir leopar avına yaklaşırken gözlerine kenetlenirsiniz. Adımlarına bakarsınız, derisinin altında hareket eden kaslarının saldırıya hazır hale gelişine tanık olursunuz. Vahşidir. Doğası gereği, yapması gerekeni yapar. Bu yüzden de güzeldir. O an, leopar oluruz biz de. Nefes bile almadan avımızın üstüne atlayacağımız o anı bekleriz.

Pavarotti dinlerken gidersiniz başka âlemlere… O şarkı söylerken ufacık bir kas bile oynamaz yüzünde. Ne bir zorlanma izi, ne bir aşırılık… Ses gırtlaktan öyle bir çıkar ki, konser salonunun en dip köşelerine kadar etkisini hissettirir. İçerde titreşen o kocaman, güçlü ses tellerini hiç birimiz düşünmeyiz o anda. Pavarotti bu dünyadaki potansiyelini keşfedip, gözler önüne sererek, bizim de o potansiyelden keyif almamızı sağlayarak bir estetik harikası olmuştur kanımca. Estetik olan güzeldir. Estetik olanla birlikte akar gidersiniz hiçbir şey düşünmeden. O an siz de bir Pavarotti olursunuz. Sadece o anın tadını çıkarırsınız. Anı yaşamanın tadıdır estetik olan ve bu yüzden de güzeldir.

İnsanoğlu peşine düşer estetik olanın. İnsanoğlu güzel olanı sever. Güzellik asla dışta olan bir şey değildir. Güzellik yaptığınız işle yüreğiniz arasındaki bağdır. O bağ ne kadar güçlüyse siz de o kadar güzel olursunuz. Pavarotti şarkılarını yüreğiyle söylediği için güzeldi. Bir leopar avına yaklaşırken basit hesaplar peşine düşmez. O sadece içgüdülerini takip eder. Tüm algıları ve bedeni içgüdülerine hizmet eder. Bu nedenle güzeldir leopar. Doğası nasılsa o da öyledir. Doğaldır…

-Mış gibi yapmaz ne leopar ne de Pavarotti… -Mış gibi yapanlar her zaman çirkin olmaya mahkûmdur. Kaşı gözü ne kadar güzel olursa olsun, -mış gibi yaşamak bizi çirkin yapar. –mış gibi yaşamak bizi daraltır, hapseder. Olmadığımız bir şey gibi olmaya çalışmak bizi yok eder. Hem de fark etmeden öldürür.

Güzel olan, ne isek öyle yaşamaktır. Güzel olan kendimizi ve iç gücümüzü fark ederek yola devam etmektir. Güzel olan potansiyelimizle birlikte akabilmektir hayat nehrinde.

Soruyorum kendime, ne kadar farkındayım kendimin? Ne kadar kendim gibiyim? Kendi potansiyelimin neresindeyim? En kendim olduğum anlar hangileri? Hiçbir şey düşünmeden, sadece olduğum, sadece yaşadığım, sadece aktığım, içinde kaybolduğum an var mı?

Cevabım için mutluyum. Bu sorulara cevap verebildiğim için şükran doluyum. O zaman diyebilirim ki ben de güzelim J

Peki ya siz? Siz güzel misiniz?

SA

4 Yorum

TESLİM OL, YOKSA YANARSIN!

İsyan ve teslimiyet iki zıt kardeş gibidir. İlki olanca gücüyle saldırırken dış dünyaya, ikincisi olanca varlığını serer hayatın önüne. İsyan etmek öfkelendirir, teslim olmak dokunaklıdır. İsyan ettiğimizde burnumuzdan, teslim olduğumuzda kalbimizden konuşuruz…

İsyan ettiğimizde kendimizi hayatın ve evrenin tüm kurallarına kapatıyoruz maalesef. Hayat bir çocuk parkı gibidir. Ve parktaki her oyuncağın da kuralı vardır. Eğer kaydırağın altında durur ve “ben yukarı doğru kaymak istiyorum” diye ayak diretirsek, oyun dışı kalırız. Açıkçası kaydırağın da, oyun parkının da, o oyun parkını kuran belediyenin de umurunda olmaz bizim ayak diretmelerimiz. Oyuna dâhil olmak için önce merdivenleri çıkıp, sonra da bırakıvermemiz gerekir kendimizi kaydıraktan aşağıya.

Basit bir kaydıraktan kayma macerası bile bizlere neler neler öğretir… Mesela yazın çok güneşli saatlerde kaydıraktan kayılmaz. Hele de üstünde etek ya da şort varsa ve bacakların çıplaksa zinhar kayılmaz. Yanarız. Hem de öyle bir yanarız ki…  Yaz aylarında kaydıraktan kaymak için en güzel saatler akşamüstleridir. Ama yine de çıplak tenin kayma anında temas etmesi hoş olmayabilir. Hayat bir kaydırak gibidir. Kuralları vardır. Bir akışı vardır. Bu akışa ayak uyduramadığımız her an yaralanırız. Belki de bunun bedeli bir daha hiç kaydıraktan kaymamak bile olabilir. Bu tehlikelidir. Burada öğrenmemiz gereken neyse öğrenip, bir dahaki sefere önlemimizi alarak yolumuza devam etmek gerekir. Daha karşılaşacağımız bir sürü kaydırak vardır çünkü hayatta :)

Neyse! Gelelim teslim olmakla isyan etmek konusuna. Teslim olmak daha ruhsal ve manevi bir varoluş şeklidir. İsyan etmek ise daha dışa dönük ve dünyevidir. “Neden?” diye sormak çoğu zaman bu dünyaya geliş amacımıza ters düşen bir sorgulamadır.

Hayatımızda gelişen olaylara hemen teslim olabilmek çok kolay olmuyor. Olan her kötü olayın bile bir sebebi olabileceğini düşünmek, her olayın aslında evrenin ve hepimizin hayrına geliştiğine inanabilmek zaman alabiliyor.

Bugüne kadar yaşadıklarım ve okuduklarım beni hep şu inanca yönlendirdi: Benim bir ruhum bir de bedenim var. Beden bu dünyaya, bu yaşama ait. Geçici… Ancak ruhum kim bilir ne yolculuklar yaşadı. Ruhumun yaşı yok. Ruhumun ne zaman doğduğunu ve ne zaman öleceğini bilmiyorum. Ruh için doğmak ve ölmek diye bir şey var mıdır bundan da emin değilim. O sadece “var”.

Her ruh gibi benim ruhumun da hayat dersleri var. Bu hayatımda öğrenmem gereken dersler, belki de ben daha bu dünyaya gelmeden önce belliydi. Ruhumun geçeceği sınavlar belliydi. Ben de tüm bu hayat derslerini deneyimleyebileceğim bir rota belirledim kendime. Derslerden geçip geçmediğim ise, aynı olayları bir daha yaşayıp yaşamamamla ilgili. Hani bilirsiniz, bazen “hep aynı şeyleri yaşamaktan bıktım” deriz ya… İşte bunu söylüyorsak hayat derslerinden başarısız oluyoruz demektir.

Bu açıdan baktığımda hangi ülkede, hangi ailede dünyaya geleceğimi bile kendim seçmiş oluyorum aslında. Çocukluğumda yaşadığım ve unutamadığım acı olayları da kendim tercih etmiş oluyorum. Nasıl ilkokula 5 yaşında gideceğim diye ayak direttiysem, beni hiç sevmeyen büyük anne ve büyük babaların olduğu bir aileyi de ben seçtim. Nasıl ki psikoloji okumak için çabaladım, yıllarını alkol alarak geçirip bizi unutan bir babayı da ben seçtim. Nasıl ki üniversiteden mezun olduğumda ailemden izinsiz İstanbul’a dansçı olmaya gittim, bana yalan söyleyip aldatan bir erkekle sevgili olmayı da ben seçtim. Eminim ki benzer cümleleri sizler de kendi hayatlarınız için kurabilirsiniz.

Bu açıdan baktığımda yaşadığım hiçbir şeyin duygusal bir değeri kalmıyor. Bu açıdan baktığımda hayatımın tüm sorumluluğunu üstüme alabildiğim için mutlu oluyorum. Ne suçlayacak ne de kin duyacak biri kalıyor. Yaşadığım her şeyi, iyi kötü her olayı ben seçtim. Yaşadığım her olay benim ruhumun öğrenmesi gereken bir dersti sadece.

Ve yaşadığım olayların geneline baktığımda, bir “güvende olma” sorunsalıyla boğuşup duruyorum. Benim hayat dersimin kendimi güvende hissetmem ile ilgili olduğunu biliyorum. Ne yaşarsam yaşayım, hangi koşullarda bulunursam bulunayım kendimi güvende hissetmek, zarar görmeyeceğime inanmak, desteksiz kalmayacağıma inanmak, hayatın beni destekleyeceğine inanmak, başıma ne gelirse gelsin benim iyiliğim için olduğuna inanmak…

İşte bu inanca ulaşmak, teslimiyetin ta kendisi… Buna yürekten inandığımda acıların, kalp kırıklıklarının, olaylar sonucunda sahip olduğum koşullanmaların bir anlamı kalmıyor. Sanki üzerimden bir yük kalkıyor ve daha farklı bir bilinç durumuyla yoluma devam edebiliyorum. Teslim olmak başımıza ne gelirse gelsin susup bir kenarda kendi başımıza ağlamak gibi pasif bir eylem değil. Teslim olmak bilinçli çaba gerektiren bir eylem… Teslim olmak hayatın akışına yüzde yüz güvenme hissi…

İsyan etmek bizi kendimizden uzaklaştırıyor. Tüm sorunu dış dünyaya atıp geri çekiliyoruz isyan ettiğimizde. Bu yüzden de dönüştüremiyoruz hiçbir şeyi. Bir arkadaşım vardı. Yaşadığı bir olay sonucunda sürekli “Oh! O gitti hayatını yaşıyor, olan bana oldu!” deyip duruyordu. Kim engel ki senin de kendi hayatını yaşamana? Seni senden başka kim engelleyebilir?

Bir başka tanıdığım her gün facebook’ta çalıştığı işyerine lanet okuyor. Böyle bir hayat olabilir mi? Orada çalışmak senin kararın değil mi? Neye lanet okuduğunun farkında mısın? Acaba bu kadar lanet okumanın sebebi kendini kapana sıkışmış bir fare gibi hissediyor olman olabilir mi? Peki aslında ortada gerçekten bir kapan olmadığını söylesem sana? Ya da hissettiğin kapanı kendin yaratıyorsun desem?

Sevgilin sana istediğin gibi davranmıyor olabilir. Sevdiğin işi yapmıyor olabilirsin. Patronun sana kötü davranıyor olabilir. Kocandan nefret ediyor olabilirsin. Şu an yaşadığın hayatın her zerresini kendin yarattın. Lütfen artık hatırla bunu. Emin ol bunu hatırlamak ruhuna ve hayatına çok iyi gelecek. Bir kurban olmadığını hatırlayacaksın ve kalbinin daha da yumuşadığını hissedeceksin…

Ve en önemlisi istemediğin, ama gerçekten istemediğin şeyleri yaşamama özgürlüğün olduğunu da hatırlayacaksın…

Sevgiyle kalın,

SA

3 Yorum

KAMBUR

İnsan neden kambur durur? Bunun bir fiziksel bir de duygusal sebebinden söz etmek istiyorum bu yazımda.

Yorgunluk kambur durmanın fiziksel sebeplerinden birisidir. Mesela çok koşturduğunuz ya da normalden daha fazla enerji tükettiğiniz bir günü düşünün… Omurga kendisini bırakıverir. Hele de omurgayı çevreleyen kaslar yeteri kadar çalışmıyor ve güçsüz kalıyorsa, insan çok daha çabuk yorulur ve bırakır…

Bu nedenle sırt kasları güçlü olan kişiler daha enerjik ve canlı görünürler. Sanırım yoga sisteminin omurgayı çevreleyen kaslar üzerinde bu kadar önemle durması bundandır. Yoga felsefesinde “ne kadar esnek ve güçlü bir omurganız varsa, o kadar genç ve enerjik görünürsünüz” inancı vardır. İnanç dediğime bakmayın, uygulayanlar bunu doğrudan hissederler. Eğer sizler de çevrenizde yoga yapan ya da öğreten insanlara bir bakarsanız, enerjilerindeki farklılığı ve bedenlerine yayılmış “genç kalma iksirini” hemen fark edersiniz.

Kamburluğun duygusal açıklaması ise şöyle: insanoğlunun yaşam organı kalptir. Yaşam eylemi ise nefes alıp vermektir. Ve yaşam organı ile yaşam eylemi birbiriyle uyumlu bir dans içerisindedir. Nefesin durması kalbi öldürür, kalbin durması da nefesi… Bu nedenle hayatta kalabilmek için koruma içgüdüsünü en yoğun hissettiğimiz organ kalbimizdir. Bu nedenle bir tehlike anında göğüs kafesimizi geriye çekerek yani kapatarak kalbimizi koruruz. Bu içgüdüsel bir davranıştır.

Yani korktuğumuz her an, kalbimizi kapatırız. Acı çekmekten, değişmekten, alışık olmadığımız bir durumla karşılaşmaktan korkarız ve kalbimizi kapatmayı seçeriz. Bunu sadece duygusal olarak değil, fiziksel olarak da yaparız: kambur durarak, kalbi korumaya alırız.

22 yaşımda profesyonel olarak dans etmeye başlamıştım. Hayatımda ilk kez bale dersi alıyordum ve bedenimin ne kadar zorlandığını hiçbir zaman unutamıyorum. Tüm hocalarımın bana “dik dur Sibel!” diye sürekli uyarıda bulunduklarını hatırlıyorum. Gece rüyalarıma giriyordu. Sürekli dik durmaya çalışıyordum ve sırtımdaki kamburdan kurtulmak istiyordum. Bu kambur beni enerjisiz gösteriyordu. Dansla enerjisizliği birbiriyle bağdaştırabiliyor musunuz? Sanıyorum dansa başladıktan 4-5 ay sonra bir gün pat diye daha dik olduğumu, sırtımın daha düz göründüğünü fark etmiş ve havalara uçmuştum. Beni uzun süre görmemiş olan arkadaşlarım, gördüklerinde şaşırıyorlardı. Bu beni çok mutlu etmişti.

Bununla birlikte, kalbimi açma çabası ve eskiye nazaran biraz daha dik duruyor olmak, benim yıllarca biriktirdiğim korkularımın da ortaya çıkmasına sebep olmuştu. Açılmak hayatla akmaya evet demek… Bununla beraber kendi derinlerimizde sakladığımız olumsuz duygularla da yüzleşmeye evet demek… Bu nedenle de pek çoğumuz fiziksel olarak açılmaktan korkabiliyoruz.

Yoga yaparken ne zaman yorulduğumu hissetsem ilk olarak omurgamı bıraktığımı fark ediyorum. Ya da pozda derinleşmek için çabaladığımda, o en zor gelen noktada hemen göğüs kafesimi kapatıp kamburlaşabiliyorum.

İşte böyle anlarda içimden gelen ses hemen toparlıyor beni: “Açıl, uza, kalbini aç…”

Bunu ders verirken öğrencilerime de sık sık söylüyorum. Ve bunun çok büyülü olduğuna inanıyorum. Çünkü gerçek bir yaşamsal tehdit olmadıkça (aç bir arslanla karşılaşmak gibi) kendimizi kapatmamız, hayatın akışına karşı yapılmış bir eylem. Açıldıkça ve uzadıkça hayata ve akışa teslim olma hissimizi güçlendiriyoruz. Zorlandığımız anda kapanıp, zorlukları görmemeyi tercih edebiliriz. Ancak zorluklara rağmen açılıp, uzamayı seçerek yaşamla barış içinde olduğumuzu da hissetmek bizim elimizde. Bu da az da olsa cesaret gerektiren bir yöntemdir.

Kamburluk bir alışkanlıktır. Belki çocukluk yıllarında yaşanılan korkulardan, belki ergenlik döneminde bedensel gelişmelerden duyulan utangaçlıktan, belki de mesleki yatkınlıklardan kaynaklanır. Kamburluk, sırt kaslarının yapısıyla ilgilidir. Değişmeyecek bir duruş değildir. Kaslarını doğru bir şekilde tutmayı öğrendiğinde kamburluktan kurtulmaya başladığını hissedersin.

Sebebi ne olursa olsun bu alışkanlık bizim kalbimizi kapatır. Korkulara daha çok izin verdiğimiz, sevgiyi yaşamaktan vaz geçtiğimiz anlamına gelir. Bununla baş etmenin ilk ve en önemli yolu, ne olursa olsun dik durmaya ve göğüs kafesini açarak dolaşmaya başlamaktır. Burada kilit olan, korkuların istediği gibi değil de tam tersi şekilde davranmayı seçmektir. Ancak alışkanlıkların aksine yaptığımız her davranış, içimizde biriktirdiğimiz bazı duyguların da açığa çıkmasını beraberinde getirir. Ortaya çıkan her şeyi sevgiyle kabul etmek, yolumuzda ilerlememizi sağlayacaktır. Bu nedenle değişim yaşamak kolay ve herkesin cesaretle yapabildiği bir şey değildir.

Belki de “başı dik tutmak” deyimi de buradan gelir. Hayata açılmak, ne yaşarsan yaşa dik durmaya devam etmektir.

Hadi hiç vakit kaybetmeden bir deneyin. Oturduğunuz yerde biraz daha dik oturun. Göğüs kafesinizi açın. Kürek kemiklerinizi hafifçe birbirine yaklaştırın. O güzel kalbinizin göğüs kafesinin tam ortasında, iki güzel akciğerin önünde gülümseyerek parladığını hayal edin. Sonra da derin birkaç nefes alıp verin. Bakalım ne hissedeceksiniz? Daha da iyisi siz bunu her aklınıza geldiğinde yapın… Yaşama bakış açınızın değiştiğini göreceksiniz…

Sevgiyle kalın…

SA

 

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 849 other followers